Osmanlı tahtında bir Polat Alemdar

İttihatçıların materyalistliğinden ve dinsizliğinden başlayıp pozitivistliğine ve modernistliğine uzanan günahlar silsilesi, bu tarih anlayışında Ermeni Soykırımı’nı pek tabii içermiyor. Hatta Abdülhamid dönemindeki 1894 ve 1895-96 Katliamları’nın bu tarih perspektifinde adı dahi anılmıyor. Bu şiddet dönemine hiç bulaşmamak için dizinin suların nispeten durulduğu Ağustos 1896’da başlaması bu anlamda kıvrak bir taktik

Doktorasında Abdülhamid dönemi çalışan birisi olarak, TRT’nin yeni dizisi Payitaht Abdülhamid’i heyecanla bekliyordum. Beklentilerim belliydi ve göreceklerime de bir yere kadar gerçekten hazırdım. Sonuçta dizi TRT’de yayınlanıyordu ve mevcut iktidarın Abdülhamid’i nereye yerleştirdiği Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın şu veciz ifadesinden belliydi: ‘Mavzerde bir kurşun, siperde bir çığlık, secdede bir dua olan, cennetmekân ulu hakan.’ Ayrıca tarih danışmanlarından biri, Doğan Gürpınar’ın tabiriyle sağ-revizyonist tarih anlayışıyla Sultan’a yönelik popüler ilgiyi şahlandıran ‘derin tarihçi’ Mustafa Armağan’dı. Elbette ki, dizide Abdülhamid’in kişiliği, vizyonu ve siyaseti öve öve bitirilemeyecekti.

Tatar Ramazan

Dizinin geride kalan ilk iki bölümünde bir yere kadar böyle de oldu. Bir yere kadar, çünkü dizide yer alan Abdülhamid ve dönem okuması, kategorik olarak Abdülhamid’i olumsuz olarak kodlamayan birçok ismi bile rahatsız edecek kadar yanlışlıklar ve abartılara sahip. Gerçi dizinin başında beliren ‘tarihi kişilerden ve olaylardan ilham alınarak yazıldığı’ notu bile bu açık uydurmalara kılıf bulmaya yetmemiş. Zira dizide yer alan bir Osmanlı padişahı değil, daha çok 1890’larda yaşayan bir Polat Alemdar veya bir Marvel kahramanı. Hatta sürekli oyunları bozan, şırrak diye elçilere tokat atan bir Tatar Ramazan. Diplomasi ustalığı, sakinlik ve dengecilik atfedenler için Sultan’ı bu kadar nobran görmek kabul edilir değil.

Ayrıca anlıyoruz ki, Abdülhamid bir merhamet timsali ve hoşgörülü bir aile babası. Kendisine açıkça muhalefet eden, devrimcilerle iş tutan Şehzade Abdülkadir’e karşı bile şefkatli. Buna ek olarak, çocuklarının bir padişaha ‘babacım’ diye seslenmesi de dizide güzel bir Çocuklar Duymasın havası uyandırmıyor değil. Ayrıca Abdülhamid, hiç görmediği olayların şifresini çözen bir polisiye dehası, bilmediği dillerde gazete okuyan bir Google Translate. Birinci bölümde bizzat Arthur Conan Doyle tarafından gönderilen (hadi buradaki hatayı görmezden gelelim) yeni Sherlock Holmes romanını çeviriye yollatan Sultan, daha sonrasında önüne gelen Fransızca, Almanca ve İngilizce gazeteleri okumaya başlıyor. Oysa ki, dizide ak sakallı, nur yüzlü olarak resmedilen Tahsin Paşa’nın hatıratından biliyoruz ki, Sultan bu dillerden yalnızca Fransızcayı biliyordu. Onu da tam olarak konuşamasa da, okuduğunu çevirmen hatalarını tespit edecek kadar iyi anlıyordu.

Hele ki, Sultan’ın sürekli sarayda marangoz önlüğüyle dolaşması, imparatorluğu Gepetto Usta mı yönetiyor sorusunu akla getiriyor. Zira devlet işleriyle ilgilenmek yerine baya baya saraya doğrama işi, Alman imparatoruna hediye yapıyor gibi bir hali var. Güvenlik konusunda paranoyaklaşmış, en yakınındakilerden bile şüphe duyan; bu sebeple kurduğu jurnal ağıyla imparatorluk bürokrasisinin temellerini sarsan Abdülhamid’in aile eşrafıyla sofraya oturması, tanımadığı bir kadını saraya alıp hiçbir önlem almaksızın yanına yaklaşması pek tabii ki komik kurgular.

‘Hepimiz kardeşiz’

Dizide trajikomik boyuta varan yanlışlıklar ve tarihi bozma çabaları bunlarla sınırlı değil elbette. Murat Bardakçı’nın dediği gibi, dizinin Cuma selamlığı ve resmi merasim sahneleri baştan aşağı fiyasko. Cuma selamlığında o dönemde var olmayan mehter çalınıyor, merasimdeki protokol kuralları ise hiçe sayılmış. Dizinin kendine başlangıç aldığı 30 Ağustos 1896 gününden (Sultan’ın tahta çıkışının 20. yıldönümü) bir hafta önce Taşnakların Osmanlı Bankası baskını sonrası payitahtta yaşanan Ermenilere yönelik pogromun lafı bile edilmiyor. Hatta tam tersine o ortamda Hınçak ‘çeteleri’ İstanbul’un ortasında ‘haham görünümlü’ Katolik papazı soymaya çalışıyor. Papazı bundan kurtaran ise tabii ki iki Türk babayiğit oluyor, sonra da bunlardan yaşlı olanının ‘hepimiz kardeşiz’ temalı romantizm soslu millet-i hakime söylevini dinliyoruz ve bir anda bir nevi Malkoçoğlu-Battal Gazi filmleri anlatısı diriliyor gözümüzün önünde.

Zira dizi bir hainler geçidi adeta. Bunlar arasında bir sıralama yapacak olursak, üçüncü sırayı, ‘dış güçlerle’ işbirliği yaparak Sultan’ın altını oymaya çalışan Damat Mahmud Paşa ve pek tabii ki oğlu Prens Sabahaddin’e verebiliriz. Senaristler için ailedeki hain kontenjanı dolmuş olmalı ki, Mahmud Paşa’nın diğer oğlu Prens Lütfullah’ı tarih sahnesinden silmeyi tercih etmişler. Bu ikilinin Abdülhamid muhalifi oldukları ve dönemin muhalefetinin (Jön Türkler) fikirlerine sempati besledikleri bilinse de, bunun açık ihanetle eş tutulması, sağ-revizyonizmin İttihatçıları Türkiye’nin tüm sorunlarının günah keçisi ilan etmesinin bir sonucu elbette. Fakat İttihatçıların materyalistliğinden ve dinsizliğinden başlayıp pozitivistliğine ve modernistliğine uzanan bu günahlar silsilesi, bu tarih anlayışında Ermeni Soykırımı’nı pek tabii içermiyor. Hatta Abdülhamid dönemindeki 1894 ve 1895-96 Katliamları’nın bu tarih perspektifinde adı dahi anılmıyor. Bu şiddet dönemine hiç bulaşmamak için dizinin suların nispeten durulduğu Ağustos 1896’da başlaması bu anlamda kıvrak bir taktik.

Kötüler sıralamasında ikinci sırayı ise İngiltere alıyor. Hiç durmadan Abdülhamid’i kandırmak, Osmanlı’yı yıkmak ve yeni devletçikler kurmak konusunda çok ısrarcı bir Kraliçe var karşımızda. 1850’lerden itibaren Osmanlı’yı bir arada tutmak yönünde Avrupa siyasetine ağırlık koymuş bir süpergüç, tam olarak ne zaman 1901 yılında Osmanlı’ya bir Sevr haritası öngörür hale geldi, dizide o noktayı kaçırıyoruz. O haritanın ortaya çıkışı ise dillere destan. Sultan’ın Buckingham Sarayı’ndaki Kraliyet Odası’na (İngilizlerin kozmik odası) yolladığı ajana sarayı karış karış tarif etmesiyle harita ortaya çıkabiliyor. O sahneyi anmışken şu noktayı da es geçmeyeyim. Ajan ‘Sultanım bu kadar tafsilatlı olarak nasıl biliyorsunuz?’ diye sorunca ise cevap olarak, Sultan, her odayı gören birer ajanı olduğunu ve onların anlattıklarından sonra Buckingham’ı kendi gezmiş kadar olduğunu söylüyor. Sayın senaristler belli ki bir noktayı atlamış. Abdülhamid, amcası Abdülaziz’in 1867’deki İngiltere gezisinde ikinci veliaht olarak bulunmuştu ve hatta Buckingham’da kalmıştı.

Senaristler için tüm bunların bir önemi yok tabii ki. Zira esas amaç, Sultan’ı Erdoğan’la özdeşleştirerek günümüze ahistorik göndermeler yapmaktan ibaret. Zira dizide çok açık şekilde, sağ-revizyonizmin önümüze koyduğu 200 yıllık milli-gayrimilli dikotomisinde çöküşe yol açan Batıcılık serüveninden kısa süreli geriye dönüşü, İslamcı-millici çabayı temsil eden bir Abdülhamid portresi resmedilmiş. Bu tarih anlayışına göre, millilik süreci, 1908’deki ‘darbe’yle son bulmuş ve AKP iktidarına gelene kadar 100 yıllık bir gayrimillilik parantezi açılmıştı.

‘Seçilmiş’ sultan

İşte bu özdeş okuma sonucunda, Sultan, sanki o taht ona ailesinden gelen bir hak değil de, o görev için seçilmiş bir yönetici gibi konuşuyor. Güncel söylemde ‘dünya Müslümanlarının son kalesi,’ dizide İngiltere’ye karşı muhayyel bir Hint isyanı başlatan Abdülhamid oluyor. Ayrıca, Abdülhamid’in basın üzerindeki baskısının sebebi ‘kendisine değil şahsından büyük Hilafet kurumuna hakaret’ten kaynaklanıyor ve bize çok yakınlardan bir söylemi hatırlatıyor. Aynı şekilde, popüler söylemde büyük güçlerin yapılmasını istemediği üçüncü havalimanı, dizide İngiltere’nin yapılmasını engellemeye çalıştığı (Hamidiye) Hicaz Demiryolları’na dönüşüyor. Dizide, 1896’da Abdülhamid tarihte hiç olmamış uluslararası bir komplonun hedefi oluyor ve suikast girişiminden sağ çıkıyor. Abdülhamid’e saldıranlar, ‘eline Osmanlı’nın silah verdiği muhafızlar’ iken, hayatını kurtaranlar halk (sıradan bir arabacı) oluyor.

Ezcümle, dizinin tarihsel perspektifi için sağ-revizyonist tarihçiliğin duayeni Kadir Mısıroğlu’nun dizi üzerine yaptığı konuşmasını bitirdiği tek kelime ‘eçhel’, yani ‘çok cahil,’ bu diziyi anlatmaya yeter diye düşünüyorum. Siyasi boyutu için ise sözü Pierre Sorlin’e bırakıyorum: ‘Bugünü konuşmak için tarih kadar uygun bir araç yoktur. Sinemadaki tarih esasında günümüzü konuşur, işaret eder.’

Anti-semitizm tehlikesi

Dizide Osmanlı’ya karşı düşmanlığın doruk noktasını ise Yahudiler temsil ediyor. Burada Şalom ve Avlaremoz’da dizi hakkında çıkan yazıların dikkat çektiği gibi, tarihsel, kültürel, sosyal ve bilumum hangi bağlar söz konusuysa koparılmış portreler söz konusu. Yani, Yusuf Hayaloğlu’nun da dediği gibi ‘nereden baksanız tutarsızlık, nereden baksanız ahmakça’ bir durum. Siyonizm’in kurucu babası olarak görülen Theodor Herzl, Yahudilerin devleti olmasını takıntı haline getirmiş bir psikopat. Babasına eziyet eden, ofisinde otururken zengin Yahudilerin servetini hesaplayan, Abdülhamid’e karşı komploların en büyük aracısı, ancak karısından deli gibi korkan bir ‘kılıbık.’ Diğer Yahudiler ya gözlüklü, sivri sakalı, aksanlı basmakalıp bir karikatür ya da gücü her şeye yeten üst akıl. Tarihsel bağlamını eleştirmeye değmez bu durumun yarattığı anti-semitizmin bıçakla kesilecek kadar yoğun olduğu da Serdar Korucu’nun Avlaremoz’daki haberlerinden takip ettiğimiz kadarıyla dizi sırasında Twitter’da yağan mesajlardan belli.

Emre Can Dağlıoğlu

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın