Gerçekliğe Dönüşmeyen Düşler Peşinde Sürüklenmek

Teknokrasinin hakim olduğu bir dünyada, İslam dünyası toplumlarında da bütün insanlar, insani duyarlılıklarını yitiriyor. İnsani temasların, ilgilerin, iletişimin dünyasından uzaklaşıyoruz.

Günümüz dünyasında bütün toplumlar kendilerini Avrupa merkezi ölçütler temelinde tanımlamak ve yapılandırmak zorunda bırakılıyor. Avrupa merkezci ölçütlere mecbur bırakılan toplumlar bu mecburiyet sebebiyle kendi ölçütlerini kullanamıyor, kendi ölçütlerini sahiplenemiyor, bu ölçütleri savunamıyor, sonunda kendi ölçütlerini kendileri değersizleştirmek suretiyle yürürlükten kaldırıyor. Kendi ölçütlerini sahiplenemeyen, temsil edemeyen toplumlar ve kültürler bu özellikleri sebebiyle, kendilerine dayatılan ölçütler tarafından köleleştiriliyor. Hangi bağlamda ve hangi gerekçeyle olursa olsun, köleleştirilen toplumların kendi düşünceleri, değer sistemleri, kültürleri, ekonomik ve siyasal iradeleri gerçek olmaktan çıkarak, folklorik unsurlara dönüşüyor.

Bugünün dünyasında tek modelin, tek kültürün egemenliği ve belirleyiciliği daha çok sömürgecilikle ilgilidir. Avrupa merkezci modeli tek model olarak kabul etmek, Avrupa dışı kültürlerin niteliklerini, tecrübelerini, birikimlerini yok saymak, aşağılamak anlamı taşır. Bütün toplumsal kurumların kopya edildiği bir toplum, hiçbir özgünlüğe sahip olmayan, yabancılaşmış, yabancılaştırılmış bir toplumdur. Hangi toplumda olursa olsun, dışarıdan belirlenen bir düşüncenin, kültürün, felsefenin, eğitimin, siyasetin, ekonominin özgürlüğünden ya da bağımsızlığından söz edilemez.

Darwinci bir dünyada, Darwinci bir kültür ikliminde yaşadığımız için, daha fazla kazanmak adına, ihtiyacımız olmayan şeylere sahip olabilmek adına, insani/ahlaki/deruni/hikemi ilgilerden, ilişkilerden, yoğunluklardan feragat edebiliyoruz. Rakamlar, hesaplar, nesneler, eşyalardan oluşan, insani/ahlaki yanı, boyutu ve içeriği olmayan bir ekonomi anlayışının, mekanist bir dünya ve hayat anlayışının baskısı altında yaşıyoruz.

Teknik homojenleşme çağında, anlam boşlukları, anlam belirsizlikleri ve anlamsızlıklar sorun olmaktan çıkıyor. Anlam arayışının yadırgandığı, yadırganabildiği bir zamanda yaşamak insanı dehşete düşürüyor. Kamusal tartışma geleneğine, kültürüne, terbiyesine sahip olmayan muhafazakar toplumlar-kültürler, tek modeli, tek kültürü, tek yöntemi dayatan modern-seküler dünya sisteminin eksiksiz bir totaliter sistem olduğunu tartışmak istemiyor. Özellikle biz Müslümanları, tek bir paradigmaya, seküler ya da demokratik bir paradigmaya hapseden bir dünya ile hesaplaşmayı düşünmüyoruz. Bunu düşünmediğimiz, bir hesaplaşma yapmadığımız için de; dünyayı, hayatı, tarihi; seküler paradigmanın, seküler bilginin yardımıyla anlamaya çalışıyoruz.

Büyük sermayenin ve teknolojinin iktidarı-egemenliği karşısında demokrasilerin ne gibi bir anlam taşıyabileceğini sorma ihtiyacı duymuyoruz. Bir tartışma geleneğine, kültürüne sahip olmadığımız için, toplumlarız, kültürel hayatımız, devlet gerçeklikleri doğrultusunda yapılandırılan ve şekillendirilen bir dinin ve dindarlık biçiminin hangi ölçüde kabul edilebilir, meşru sayılabilir olduğunu öğrenme ihtiyacı duymuyor.

İhtiraslarımız çoğaldıkça, bağımlılıklarımızın da çoğaldığını fark etmeden hayatlarımızı sürdürebiliyoruz.

Hangi yollar olursa olsun, hangi amaca yönelik olursa olsun araçsallaştırılabilen, propaganda ve manipülasyon nesnesi haline getirilebilen, insanın/insanların haysiyetlerinin yaralandığını görmek, anlamak gerekir. Hangi amaca yönelik olursa olsun propagandanın ve manipülasyonun nesnesi haline getirilenler, hiçbir şekilde hakikatin bütününe nüfuz edemez, vakıf olamazlar. Teknokrasinin hakim olduğu bir dünyada, İslam dünyası toplumlarında da bütün insanlar, insani duyarlılıklarını yitiriyor. İnsani temasların, ilgilerin, iletişimin dünyasından uzaklaşıyoruz. Sanal-elektronik dünya bu temasları yok ediyor. Medya ve politik dil hiçbir zaman; gerçek dünyayı, gerçek hayatı yansıtmıyor. Müslümanlar olarak gerçek dünyaya ilişkin düzenlemeler yapmamız gerekirken, bir türlü gerçekliğe dönüşmeyen düşler peşinde sürüklenmeye devam ediyoruz. Araçlara yönelen yoğun ilgi ve dikkat, amaçlarımıza gölge düşürüyor. Araçlar üzerinde yoğunlaşan ilgi, ahlaka karşı ilgisizliği doğuruyor. Gerçekliğin ahlaki olmadığı bir dünyada yaşıyor olmak kadar zor bir şey olamaz. Gerçekliğin ahlaki olmadığı bir dünyada, her şey hercümerç içerisinde ve her şey yüzeysellikler içerisinde değerlendiriliyor. Yüzeyselliklerin normal karşılandığı bir çevrede her şey kolaylıkla kötüye kullanılabiliyor, suiistimal edilebiliyor. Karşı karşıya bulunduğumuz insanlık sorunları politik iktidarların/egemenliklerin neden olduğu sorunlar olmaktan çok, insanlığı ilahi/insani dünyaya yabancılaştıran teknokratik bir uygarlığın neden olduğunu sorunlar, yoksulluklar, yoksunluklarla ilgilidir. Ahlaki bir dünyaya, kendi bireyselliklerimizi aşarak ulaşabiliriz. Mal ve mülke sahip olarak var olmakla, bilgiye, bilgeliğe, bilince sahip olarak var olmak birbirinden çok farklı şeylerdir. Hakikate nüfuz etmeye, hakikatin ifadesi olmaya çalışan insan, bilgi/bilgelik ve bilince sahip olmaya çalışmalıdır. Günümüze dair, içerisinde yaşamakta bulunduğumuz tarihsel/siyasal döneme dair, kendimize, kendi serencamımıza, kendi konumumuza ve sorunlarımıza dair, kendi çözümlemelerimiz olmalı, kendi sözcüklerimizle söyleyebileceğimiz şeyler olmalı. İletişim ve enformasyon araçlarının, kanallarının, ağlarının bütün gezegeni kuşattığı ve etkilediği bir dönemde, coğrafi uzaklıkların sorun olmaktan çıktığı, bütün toplumlar ve kültürlerle yakın komşu olduğumuz bir dönemde, sorumluluk sahibi herkes; politik, ekonomik, kültürel iktidar sahipleri kendi kültürel hassasiyetlerini koruyarak evrensel bir kültüre sahip olmalı, bu çizgide düşünceler, fikirler, öneriler, çözümlemeler tasarlayabilmelidir.

Atasoy Müftüoğlu

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın