“Cihan’da Sulh”tan Militan Dış Politikaya

Türkiye’nin son beş yıldaki dış politika çizgisi, Cumhuriyet’in klasik denge politikalarının yerine hızlı esen rüzgarlara çabuk ayak uydurma çabası içerisinde, altı doldurulmamış bir özgüvenle Arap İslam coğrafyasında kristalize olmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan’a geçtiğimiz aylarda yaptığı ziyaret, bölgesel denklemlerin yeniden şekillendiği bir süreçte gerçekleşmiş olması itibarıyla önemli görünüyor. Öyle ikili görüşmeler vs. türünden protokol diliyle geçiştirilecek türden bir ziyaret değil bu. On gün gibi kısa bir süreç içerisinde farklı bölgesel aktörler tarafından yapılan açıklamalar, uzun süreden beri pişirilmeye ve olgunlaştırılmaya çalışılan bu yeni oluşuma ilişkin hazırlıkların son aşamaya gelindiğini gösteriyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın Uluslararası İslam Gücü Koalisyonu kurulması yönündeki açıklamaları, aynı gün Mısır yönetiminden gelen Türkiye ile ilişkilerin yeniden eski günlerine dönebileceğine dair beyanat, hemen ardından Türkiye’nin görüşmelerin yolunda gittiğine dair  açıklamalarıyla İsrail’le yakınlaşma sinyalleri vermesi bunların her biri puzzle’ın parçaları. Ve bu parçaları yerleştirdiğinizde ana resim kendiliğinden ortaya çıkıyor.
 
Türkiye’nin S. Arabistan’la ilişkilerinin son 30-40 yılına bakıldığında hep belirli bir düzeyde ve mesafede kaldı. Arap Baharı’nda tomurcuklanan yeni süreç, Türkiye’nin önünde yeni ufuklar açmış ve geleneksel olarak iki ayrı kategoride şekillenmiş olan dengelerin dışında yeni bir denge arayışında önemli fırsatlar sunmuştu. Şayet Türkiye’nin uzun süre peşinde koştuğu bu dalga, uzun soluklu olabilseydi yeni bir  denge arayışına karşılık verebilirdi ancak işler planlandığı gitmedi.
Bu çerçevede bakıldığında aslında Türkiye ile S.Arabistan, Arap Baharı’nın başından beri karşı taraflarda yer aldılar. Daha ziyade Katar, Türkiye’nin bölgedeki yapmak istediklerine uygun bir partner olarak görüldü. Tunus, Libya, Mısır, ve başarılı olabilseydi Yemen ve Suriye’yi kapsayacak yeni bir  eksenin oluşumu söz konusuydu. Ancak Mısır’daki darbenin ardından Libya, Suriye ve Yemen’de yaşanan gelişmeler, bu eksenin ölü doğum yapmasıyla büyük riskler alan, varını yoğunu Arap İsyanlarına yatıran bir ülke olarak Türkiye, bu sürecin en büyük kaybedeni oldu.
Bütün yumurtaları tek bir sepete koyan AK Parti hükümetinin girmiş olduğu bu macerayı kaybetmesi, Suudiler ve İsrail’le yakınlaşmasını beraberinde getirdi. Aslında zoraki dostluk, masada kozlarının önemli bir bölümünü yitiren Türkiye’nin yeni oyunda yeni partnerler kazanma çabasından başka bir şey değil. Katar, yaşanan örtük bir darbeyle eski kralın yönetimden uzaklaştırılmasıyla zaten hizaya getirilmişti. Yemen savaşının Suud tarafından ortak bir düşman tehdidi algısı yaratmakta elini güçlendirmek için itismar edildiğini, bu çerçevede bitmek tükenmek bilmez bir kaynak olarak İran tehdidi algısının tepe kullanıldığını biliyoruz. Örneğin, Suudiler, Yemen’deki gelişmeleri kendisine tehdit olarak gören Katar’la ilişkilerini bu şekilde rayına sokarken Türkiye’de benzeri saiklerle Suudiler ve İsrail’le yakınlaşmayı mevcut dengeleri değiştirecek ve bu sözde tehdidi bertaraf edecek bir hamle olarak gördü.
Türkiye açısından ise hikaye biraz farklı.
Türkiye’nin son beş yıldaki dış politika çizgisi, Cumhuriyet’in klasik denge politikalarının yerine hızlı esen rüzgarlara çabuk ayak uydurma çabası içerisinde, altı doldurulmamış bir özgüvenle Arap İslam coğrafyasında kristalize olmaya başladı. Yetişmiş kadroları olmayan, başka kadrolarla gerçeklerden kopuk bir psikoloji, doğruluğu oldukça su götürür analizler üzerine inşa edilmeye çalışıldı. Bölgedeki rakiplerini geriletemeyen Türkiye, en azından iç cepheyi konsolide etmek ve hükümetin çokça eleştirilen yaklaşımlarına yönelik toplumsal eleştirileri vurmak için propaganda silahına başvurdu.
Bölgeye ilişkin bilgileri oldukça sınırlı, tamamen genellemeler ve afaki tespitler üzerinden yapılan bir okumanın gelip bir yerlere toslayacağını öngörmek için kahin olmak gerekmiyordu. Bilgi sahibi olmadan kanaat sahipi olma zihniyetinin egemen olduğu bir vasatta analizin yerini propaganda aldı. Militan ruhun temsilcileri toplumun bir kesimini yaşanan acılara duyarsız kalmakla, trajedileri görmezden gelmekle, halkların feryadına kulak tıkamakla suçlanırken dış politika gemisi yürütülmeye, önceden belirlenen hedefler hayata geçirilmeye çalışıldı. 80 milyonluk ülke, sosyal medyadaki trollerin propaganda diline mahkum, algı operasyonlarına kurban edildi. İş üstünde yakalanan hırsızın ev sahibini bastırması gibi, bütün sorgulama ve eleştiri girişimleri sindirilmeye çalışıldı.
Ülkenin politik tercihlerini ve yöneliminin sorgulayanları tesirsiz hale getirmenin en kolay yolu, her zaman olduğu gibi şövenist ve milliyetçi söylemin kullandığı terminolojiyi kullanmaktı. İhanet yaftaları, soğuk savaş yöntemlerini yeniden ihya etme çabalarına eşlik etti.
İç politika malzemesi olarak kullanılan Filistin meselesi bile bu sosyal medyadaki trol ağının desteği ve gazetelerdeki ihanet yaftaları eşliğinde yürürlüğe sokularak, AK Parti’nin İsrail’e uzattığı elin İslami açıdan meşruiyetini sorgulayanlar dahi bu troller ordusunun suçlamaları ve yandaş kalemşörlerin tehditlerinden nasiplerini aldılar.
Suudiler açısından da hikaye yine farklı.
Suudi krallığı, kurulduğu günden beri olağanüstü koşullarda yönetilen bir ülke olduğu için sürekli diken üzerindedir. Küresel ve bölgesel her gelişmenin hassas dengeler üzerinde kurulmuş ve her an çatırdamaya müsait yapısını bir şekilde etkileyeceğini bilir. O yüzden hiç bir gelişmeye bigane kalamaz. Peki Suudi Krallığı, Arap-İslam coğrafyasının yeniden şekilleneceğine dair ilk sinyalleri aldığı andan itibaren bölgesel gelişmeler karşısında nasıl bir konum aldı?
Arap Baharı konusunda oldukça muhafazakar ve soğuk savaş refleksiyle hareket eden Krallık, genel olarak bu süreçte tamamen otoriter rejimlerden yana tavır aldı.  Tunus diktatörü Bin Ali’yi halen topraklarında misafir eden Krallık, Libya ve Suriye hariç, hemen hemen Arap isyanlarının yaşandığı bütün ülkelerde özgürlüklerin ve halkın taleplerinin karşısında bir yerde konumlandı. Sadece bununla da yetinmedi iki ülkede aktif bir şekilde müdahale etti: Mısır’da darbeci yönetime finansal destek ve Bahreyn’e doğrudan askeri müdahale. Buna ilaveten Vehhabi din adamlarını mobilize ederek mevcut yönetimlere başkaldırmanın haram olduğuna dair seri fetvalar yayınlattı, sahip olduğu medya ve para gücü sayesinde uydu kanallarındaki selefi ulemayı fişekledi.
Dolayısıyla  2010 yılından beri değişim dalgalarının Riyad’ın kapılarını dövdüğü süreçte Türkiye ile Krallık rejiminin aslında karşıt kamplarda kaldıklarını rahatlıkla ifade edebiliriz. Türkiye, genel olarak Arap Baharı’nda değişim hareketinin yanında yer alıyorken Krallık yönetimi, Bahreyn ve Suriye konusundaki mezhepçi tavrını da konsolide ederek bu hareketlerin tam karşısında yer almıştı. Arap isyanlarının manipüle edilip edilmediği, hedefine ulaşıp ulaşamadığı ayrı bir tartışma konusu.
Taraflar arasında sadece Suriye krizine ilişkin Beşşar Esad’ın gitmesi gerektiği noktasında ortak bir zemin bile denemeyecek, kalıcı bir ittifakın oluşması için oldukça yetersiz bir done, müşterek zemin denebilecek yeterli bir işbirliği alanı bulunmuyor. Anlaşılan Türkiye’deki bazı karar alıcılar, Rus uçağını düşürmenin ardından ivme kazanan yeni süreçte Türkiye’yi yeni bir jeopolitik tercihde bulunmaya zorluyor.
İslam Özkan

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın