Bir “iç savaş”a mı gidiyoruz?

Ülkenin bir iç savaşa sürüklenme tehlikesiyle, devletin kurucu paradigmasının “Türk Devleti” olmaktan çıkıp, “Türklerin de Devleti” ve dolayısıyla “ülkede yaşayan tüm halkların devleti” haline dönüşebilmesi ihtimalini, kaos durumundan merkez güçlerinin mi devrimci unsurların mı güçlenerek çıkacağı, yani muhalif olduğunu iddia eden unsurların “devlet” karşısında takınacakları pozisyon belirleyecek

Bizim uzun süredir bir tehlike olarak gördüğümüz “iç savaş” ihtimali,  son iki haftaya damgasını vuran, Fırat’ın batısında yaygınlaştırılmaya başlayan “linç” kampanyaları ve Cizre’de yaşananlar ile birlikte eskisinden daha somut bir hal aldı.

Öncelikle şunu söyleyelim ki, yaşadığımız kaosun ve olası bir iç savaşın azmettiricileri var.

Kemalist Cumhuriyet’in kendini “Türkiye’de yaşayan tüm halkların devleti” olarak değil de, ”sadece Türklerin veya kendine Türk diyenlerin devleti” olarak yapılandırmasının ülke halklarına dayattığı gerilim, bu günün değil son 90 yılın meselesidir. Bu paradigmanın siyasal ve kamusal alana kendini dayatması, özellikle sağ/muhafazakâr kesimlerde kabul edilmiş ve devlete teslim olunulmasıyla ortaya çıkan edilgen bir pozisyon, bu siyasal geleneğin mecrasını belirlemiştir.

Bu siyasal gelenekten gelen Erdoğan’ın da, başlangıçtaki tüm iddialarının tersine; söylem düzeyinde dahi olsa  “sessizlerin sesi” olmaktan “tek ses” olmaya doğru evrilmesi -ki bu aslında şaşırtıcı değildir; lakin tartışması bu yazının kapsamını aşar- ve kendi şahsı üzerinden bir liderlik kültü yaratmaya girişmesi sonucu kendisini iktidara taşıyan ittifaklarını yitirdi. Bu açmaz, sonuçta elinde kalan tek ittifak ihtimali olarak devlete ve devletin mezkûr paradigmasına sığınmak zorunda kalmasına, yani aslında fabrika ayarlarına geri dönmesine yol açtı.

Bu zeminde devleti bir “Türk Devleti” olarak gören ve kendini buna göre yapılandırmış -ağırlıklı olarak silahlı bürokrasideki- kadrolarla, siyasal iktidarın Türk-İslam sentezci zihniyeti, bu “Türk Devleti”  vasfı üzerinden bir “kutsal ittifak” geliştirmişe benziyorlar.

Dolayısıyla meşruiyetini devletin “Türklük” vasfından alan kadroların, bunun aşınacağını sezdikleri anda her türlü çılgınlığa kalkışabilmeleri olası. Nitekim devlete yakın birçok yerden “nihai bir hesaplaşmanın yakın olduğu”na ilişkin bir söylem bir süredir alttan alta yürümekte.

Bu tabii ki kötü senaryo.

Ancak bunun dışındaki senaryoları da tartışmakta fayda var.

Öncelikle; 2015 Türkiyesi’nin küresel sisteme entegrasyon oranının yüksekliği, dolayısıyla muhtemel bir iç savaşın, Türkiye ekonomisinde yaratacağı (mesela tüm banka sisteminin çökmesi gibi) bir tahribatın küresel sistemin bütününe çıkaracağı maliyetin, küresel aktörler tarafından karşılanmak istenmeyeceği gerçeğini göz ardı etmemiz mümkün değil.

Zira, küresel sistem Türkiye’de -zannedilenin aksine- kaos değil istikrarlı bir “kapitalist sistem” ve “güvenli” bir sömürü mekanizması istiyor. Şimdiye kadar AKP iktidarını bunu sağladığı için destekledi, bunu riske attığı anda da tavrını AKP’den değil, piyasalardan yana koyacaktır.

İkincisi; Türkiye’nin toplum yapısının da aynı süreçte büyük oranda dönüşmüş olduğu gerçeğidir. Türkiye toplumu, ”şehirli orta sınıflar”ın yükseldiği; yani devlet karşısında “özgürlük” talep eden, yeniliklere açık, ama belirsizlik ve kaosa karşı istikrardan yana tavır alan katmanların görünürlüğünün arttığı ve dolayısıyla toplumsal yönelimin siyasal alanın merkezine yöneldiği ya da yeni bir merkez arayışında olduğu bir profil gösteriyor. Yani cumhuriyetin özellikle 30’larla birlikte bizzat inşa ettiği kurucu paradigmanın belirleyicisi ve bir bürokrasi mekanizmasının yürütücüsü olduğu “merkez”, artık -önemli bir parçasını muhafazakârların oluşturduğu- şehirli orta sınıflar tarafından doldurulmuş durumda.

Aslında, bidayetinde AKP’yi de iktidara taşıyan dalganın bir devamı olduğunu söyleyebileceğimiz bu yönelim, özellikle 2011 seçimleri sonrasında, siyasal merkezin AKP eliyle devlet tarafından içselleştirilmesi ve Erdoğan’ın şahsı üzerinden devlete dönüşmesiyle birlikte bir “memnuniyetsizler” kitlesine dönüştü.

Merkezi terk etmek istemeyen ancak mevcut “merkez”den de rahatsız olan bu toplumsal yapı özellikle “gezi olayları”ndan itibaren merkezin çeperlerini zorlamaya, yeni ideolojik sentezler üretmeye başladı.

Ancak bu arayışların çerçevesini, memnuniyetsizlerin/ezilenlerin seksen sonrası koşullarda ideolojik önderlik/ler/den mahrumiyetinin çizdiğini ve bunun da devrimci çıkışları sınırlandıran bir politik kültürden beslendiğini unutmamalıyız.

Son seçim sonuçları da; hem merkezi işgal eden politik aktöre isyan eden, ama hem de bu siyasal merkezden ayrılmak istemeyen, “memnuniyetsizler”in bu ikircikli halini, itirazının sınırlarını gösterdi.

Benzerlerini önceki sağ iktidarlar örneklerinde gördüğümüz üzere; merkezdeki politik aktörün siyasal meşruiyetinin aşınması, bizatihi merkezin meşruiyetinin aşınmasını getirmedi. Devlet kuruluş paradigması etrafında kendini yeniden örgütlemeyi başardı. Şu anda yaşanan kriz de, Erdoğan iktidarının kendini,  “devletin kuruluş paradigması” üzerinden/onunla birlikte yeniden var etme çabasında olduğunu gösteriyor.

Aslında siyasetin toplumsal alanda değil, devletin etrafında kotarıldığı siyasal geleneğimizde “merkez”in,  bizzat devletin referans alanı içinde bulunması; yani devletin merkezinin aynı zamanda toplumsalın da merkezini oluşturması dolayısıyla, her kriz sonrası sistemin “fabrika ayarlarına dönüş” hali bir döngü haline gelmiş durumda.

Dolayısıyla siyasetin bu konumlanışı, AKP iktidarının meşruiyetini sorgulayan toplumsal alanda da, politik/ideolojik kutuplaşmanın yerine, kendini merkezin referanslarıyla var etmeye çalışan, kimlik merkezli kamplaşmalara bırakıyor. Son günlerde ortaya çıkan hareketlenmelerde de yeniden zuhur eden Türk bayrağı, Atatürk büstü v.b.  ikonografisi;  bunlardan en az birinin, ulusalcılardan, muhafazakârlara kadar nerdeyse tüm siyasal çevrelerdeki cariliği, merkezi referansların kodlarının toplumsal alan üzerinde ne kadar belirleyici olduğunu deşifre eden en popüler örnekler.

Bu zeminde her türlü ideolojik “zorlama”, merkez referansları etrafında biriken toplumsallığı, dikine bölen negatif bir tesir yapabiliyor.

Bu yüzden, İçinde bulunduğumuz kriz sürecinde, toplumun tamamının dahil olabileceği, “ortak bir muhalif hareket” arayışlarının ideolojik programlara dönüşmesi, devletin referans çerçevesinin dışına çık-a-mayan “orta sınıf” hegemonyası karşısında akamete uğruyor, ki tezahürlerini “gezi olayları” ve sonrası tartışmalarda açıkça görüldü.

Öte yandan bu sosyal realite aynı zamanda iktidarın kendi kitlesini, muarızları üzerine seferber edebilme kapasitelerini de sınırlandırıyor.

Seçmenin ana kütlesinin,  AKP iktidarına yabancılaşırken, ideolojik çizgiler üzerinde değil,  merkez referansları etrafında birikmesi durumu, bu referanslarının en sadık koruyucusu rolüne soyunmuş olan Erdoğan iktidarının, kendini ideolojik olarak savunabilmesinin imkânlarını da ortadan kaldırıyor. Erdoğan iktidarı, yeni bir merkez talebinin taşıyıcısı olan toplumsal hareketlenmeyi ideolojik olarak düşmanlaştıramadığından, absürt iddialarla şeytanlaştırmaya çalışıyor, bu da inandırıcılığının azalmasıyla sonuçlanıyor.

Paradoksal hale gelen bu pozisyon, bir yandan Erdoğan’ı iktidarını, ancak ve ancak “elden giden Türk devletinin muhafızı” olarak sürdürebileceği bir yere sıkıştırırken, öte yandan muhalif cepheyi de yine aynı “tehlike” karşısında devletin yanında bir yere taşıyor.

Bu durumda; aynı “tehlike” karşısında aynı pozisyonu alanların, kendilerine “ortak düşman” olarakKürt siyasetinin, ama aslında merkezin referansları açısından;  “Kürt olmanın temsil ettiği her şey”e karşı bir düşman olma halinin toplumsal taban bulma tehlikesi, olası bir iç savaşın şüphesiz ideolojik gerekçesi haline dönüştürülebilir.

Burada Erdoğan iktidarına muhalif olan kesimlerin, Kürtler karşısında Erdoğan ile aynı pozisyona düşmüş olmalarının yol açtığı gerilim, bir müddet; “aslında karşı taraf”ın -yani muhalifler açısından AKP’nin, AKP açısından muhalefetin-   PKK yandaşı olduğunu gösterme şeklinde aşılmaya çalışılırken, sürecin uzaması ve bu tartışmanın devrimci yapılar tarafından devletin meşruiyet referansları dışına çıkartılabilmesi halinde, kuruluş paradigmasının tartışılmasına kadar varacak devrimci bir güzergâha dönüşebilir.

Ülkenin bir iç savaşa sürüklenme tehlikesiyle, devletin kurucu paradigmasının “Türk Devleti” olmaktan çıkıp, “Türklerin de Devleti” ve dolayısıyla “ülkede yaşayan tüm halkların devleti” haline dönüşebilmesi ihtimalini, kaos durumundan merkez güçlerinin mi devrimci unsurların mı güçlenerek çıkacağı, yani muhalif olduğunu iddia eden unsurların “devlet” karşısında takınacakları pozisyon belirleyecek.

Bu noktada iktidarla, muhalefetin bir kısmının, aralarındaki hesabı Kürtler üzerinden görme ve bunun için doğrudan veya dolaylı “Linç” kampanyalarının paydaşı durumuna gelmeleri hali öncelikli olarak tartışmaya açılmalıdır.

Bunun için de, her iki tarafça da “Linç”in odağı haline getirilen HDP ve KCK/PKK realitesini devletin referanslarıyla değil, “siyaset”in referanslarıyla tartışmak ve bunun için de, öncelikle sahiplenilen ve hoyratça kullanılan “devlet dili”ni tashih etmek gerekmektedir.

Kadrican Mendi

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın